Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul adlı romanını nihayet okuyup bitirdim. 575 sayfalık bir kitap. İnsanı başka bir zaman dilimine, Osmanlı’nın ıstıraplı, yaşam koşullarının zor olduğu günlere götürüyor. Bildiğimiz bir tarih aslında. Cumhuriyetle beraber bazı izler silinse de o günlerin bazı hikayeleri çocukluğumuzda sıkça anlatılmıştı. 

Muska yazan hocalar, bohçacı kadınlar, verem, sıtma ve daha nice figür, büyüklerimizin aktardığı yaşanmış gerçeklerdi.

Romanın baş kahramanı Adnan, veremli annesi ile yaşıyor. Hukuk fakültesini bitirmesine rağmen işsiz. 93 harbinin sefaletine, muhacirliğine denk düşen çocukluğu ve ardından gelen var olma mücadelesi, yaşadığı pek çok aşk ile süslenmiş. Aslında yaşadığı bu ilişkilere, pek de aşk denmez sanırım.

İşte ben böyle deyip romanı eleştirmekten vaz geçiyor başlıyorum kendimi eleştirmeye. Oysa Adnan Filaretti’ye aşık, o bir umumhane kadını olsa bile. Ama ona aşıkken ders vermeye başladığı, Maliye Nazırı Sıddık Paşa’nın kızı Süheyla’ya da aşık oluyor. Üstelik kızın da ona sırılsıklam aşık olmasına sebep oluyor. Sonra bir başka paşanın kızına, Belkıs’a ders vermeye başlıyor ve kız Hüsrev’le evli olmasına rağmen ona da aşık oluyor.

Başlıyorum Adnan’a söylenmeye, ee ama sen de çok oldun diye. Oysa romanında ne güzel diller döküyor Adnan. Acıyor, üzülüyorum anlattıklarına. Hele 93 muhacirlerini bir anlatışı var ki sormayın.

“93 harbinde üç şeyin hududu yoktu: Hastalığın, açlığın ve vatan toprağının!

Alevde iki göz, demirde 32 diş: Bu Moskof ordusu, Moskof süngüsü idi. 93’te ölümün uykudan uyanmış gibi sersem bir hali vardı. Kudurmuş kurt bile, kazalaşan kader bile ölümü bu kadar haksız bir yere koyamamıştır. Dünyanın her yerinde aczin muhterem dört şekli ( çocuk, hasta, kadın, ihtiyar) Moskof bayrağı altında, yürüyen ölümün müsavat ettiği bir asker demirle öldürüldü. 93 muhacirinin Edirne’de gömleği, Ayastefanos’ta eti, İstanbul’da derisi yoktu”.

Babası harpte şehit, annesi ve kendisi muhacir; fakirlik diz boyu ama Adnan hiç kadınsız kalmıyor. Güya onca kaç göç var. Mahalleler hacılar, hocalar, hafızlardan geçilmiyor ama öyle de çok aldatma var ki. Sanırsınız ….Aman neyse canım. Ben bu huyuma kızıyorum işte. Ama yine de olmaz ki. Adnan yakın arkadaşı Moiz’in karısı Raşel’le, yine arkadaşı Fransızca muallimi Kadri’nin karısı Halep çıbanlı Zehra ile, Tapu müdürü Senih Efendi’nin karısı Macide ile uzun süreli dost hayatı yaşıyor.

Çok aşık olduğu Belkıs’ın babası iflas edip ölünce, kocası da boşayınca kızla evleniyor ama onu da aldatıyor elbette. Belkıs da az değil gerçi. Neler çektiriyor çocuğa.

İttihat Terakki’de aranan adam olan Adnan peş peşe davalar kazanmış, örgüte büyük yararlar sağlamış, köşklerde şaşaalı bir hayat yaşamaya başlamıştı. Bu arada memlekette Çanakkale savaşı olmakta. Adnan İstanbul’da, Levantenlerin, prenslerin, paşaların arasında. Yemeklerin, baloların sonu gelmiyor. Ben daralıyor, kızıyorum; memleket elden gidiyor, siz burada eğlenin diyor alayına öfkeleniyorum. Sanki omzuma cephanemi asıp kendim gideceğim savaşmaya.

Sarıkamış faciası ve Enver paşa bile fısıltılarla konuşuluyor.

Paris, Londra, bazıları için komşu kapısı. Belkıs’ın, Raşel’in kıyafetleri, mücevherleri dillere destan. Çarıkla gezenlerin, hasır üstünde yatanların devrinde, onların kıyafetleri Paris terzilerinin elinden çıkıyor. Molla, paşa, nazır kızları evlerinde, özel hocalardan edebiyat, yabancı dil, tarih dersleri almakta. Av partilerinde macera arayan, morfin bağımlısı insafsızlar da dekoru tamamlamakta.

Kısaca söylemek gerekirse vatanın savunmak, şehadet şerbeti içip cennete girmek fakir fukaranın hakkı.

Güzel şeyler de oluyordu memlekette. M. Kemal düşmanı kovmaya Anafartalar’dan başlamıştı. Samsun’a çıkılmış, kongreler yapılmaktaydı. Adnan, İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le birleşecek yolların hayalini kurmaktaydı.

İnsan ne yazarsa yazsın biraz kendini yazarmış ya, ne okursa okusun biraz da kendini okuyor sanki. Kendi değer yargılarımız koca bir duvar gibi pek de geçit vermiyor. Bize öğretilenlerle, yoğrulduğumuz, yaşadığımız, tanık olduğumuz olaylarla şekillenip illaki yanlı düşünüyoruz. İzlediğimiz bir yarışmada illaki hemen birini desteklemek gibi.

Roman okurken de öyle işte. Bize öğretildiği gibi veya duygulanımlarla çıktığımız yol icabı hemen birilerinin tarafına geçiveriyoruz. Yazarımız benim gibi düşünenler için olsa gerek biraz içimizi soğutma çalışmaları yapmış. Kötü, aldatan kadınlar hep düşmüş kadın olmuşlar sonradan. Ve sadakatla aşkına sahip çıkan Süheyla’nın üzerinden iffetli kadını yüceltmiş.

Öyle anlatmış ki yazarımız, roman bittiğinde, Adnan, Belkıs, Raşel, Moiz, Hidayet, hiç ama hiç birinin ardından üzülmüyor insan. İlahi adalet deyiveriyor ister istemez. Gerçek hayatta da öyle mi sahiden?

Bir eserin erdemli bir amacı olmalıdır kimine göre. Okuru aldığı yerde bırakmamalıdır. Çoğaltmalı, düşündürmeli, bilmediği bazı şeyleri öğretmelidir. Ve anlatılmadık hikaye yoktur aslında. Anlatılan hikayelerden çok nasıl anlatıldığıdır önemli olan. Hangi yaşama baksak bildik izler. İyiler ve kötüler arasında bir muharebe diyeceğim ama yetersiz geliyor; herbir nsanın içindeki iyi ve kötünün savaşı belki de.

Pek çok karakter yaratan yazarımızın en çok Uşak Ahmet karakterini sevdim. İçim ezilerek. Sonrasında kalbim bir kuş gibi sevinçle çırpınarak. Ahh anne kalbi. Ahh yufka yüreklerimiz.

Üç İstanbul’u da hadi okuyanlara bırakayım. Bakalım sizinki hangisi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner6