Topraktan gelip toprağa gidecek olmamıza rağmen, toprağın verdiği nimetlere şükür edemiyor, bir avuç toprak için dünya hırsına meyil ediyorsak?

Doymayan gözümü, şükretmeyen dilimizi, hırs dolu kalbimizi zaten Toprak dolduracak.

Mal sahibi mülk sahibi hani nerede ilk sahipleri? Dünya malıyla doymayan ne Karun kaldı, ne Firavun nede çalıp çırptıkları altınları. Dünya malları onları kurtarmaya yetmedi, ölümü de satın alacağını sanacak kadar kalpleri balçık olmuştu.

İnsanoğlu, topraktan yaratıldığı için tıpkı özü gibidir.

Sinesinde ya gül barındırır, buram buram insanlık kokar...

Veya ruhu balçıktır,  çırpındıkça bataklığına batar.

Hayat denen tarlada; sabrını, inancını, güzel ahlakını ekenler, samimiyetle ,cömertlikle sulayanlar;  nasıl da bereketli başaklar gibidirler  karşılığını alırlar. Buna rağmen kibirlenmezler bilirler ki, içi dolu başağın boynu mütevazilikle eğri olur.

 İçi boş başağın ise başı kibriyle egosuyla diktir, bir rüzgarlık işi vardır.

Yeryüzünde süregelen savaşlar, katliamlar, haksızlıklar, gasplar toprak hırsı yüzündendir. İnsanoğlu kendi payına düşene razı olamayıp, başkalarının hakkı olana ,hatta vatanı olan toprağına göz dikmiş, kan dökmüş zulüm üstüne zulüm etmiştir.

 İnsanoğlu toprağın altında, üstündekinden daha fazla yaşayacağı gerçeğini bilerek hayatını idame ettirebilmelidir.

Toprak üzerinde  zulüm eden, kibirle gezen, egosu arşa ulaşmış olanlar, bir kaç metrelik toprağa sığmış ve çürüyüp gidecek olan bir metre beze sarılarak yatıyor.

Hayat denen toprağımıza, buğday ekip, darı biçmemek için!

Kabrimizin ya cennet bahçelerinden bir bahçe olması ya da cehennem çukurlarından bir çukur olmaması için?

İnsancıl ve inançla yaşayabilmek gerekiyor.

Toprak sahibi olduğumuzda çamur olmamak ve  gül olarak yeşerebilmek duasıyla.

Çünkü hikayenin sonunda herkes  "TOPRAK " sahibi olacak.

Kıssadan hisse;

Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu. Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona:  ”Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim” dedi.

Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı. Hükümdar balıkçıya: ”Ne yapalım,şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı” diyerek alıp sarayına götürdü.

Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar. Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu. Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on milli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi. Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu. Bunda bir sır olduğunu anladılar.

Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. Bilge kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:

”Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz. Çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu doyurur.”

Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi.

BİR AVUÇ TOPRAK GÖZÜNÜ DOYURDU.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner6