HAMDIM, YAZDIM

Pul pul dökülüyor tenim. Balıkların tezgâhta hoyratça temizlenirken pullarının etrafa saçılması gibi değil. Daha çok, yazın kavurucu sıcağı altında mecburiyetten çalışan işçinin ya da sürekli gidip gelinen zaruri yolculuklarda pencere kenarına düşen yolcunun yorgunluktan şikâyet etmeye mecali kalmadığı için mütemadiyyen vücudunun açık yerleri yandıktan sonra derisinin yavaş yavaş soyulması gibi. Usul usul dökülüyorum. Mevsim yaz da değil bilirim, demek bu tenin de bir yere kadar dayanma miadı var.

Tırtılın bir yerden sonra kabına sığamayıp kozasını yırtması ve çıkınca kozasını geride bırakması gibi, yengecin sıkışıp artık içinde kalamadığı kabuklarını kırması gibi ya da bir yılanın derisinden yavaş yavaş soyunması gibi ten de, deri de eskiyor, değişmesi gerekiyor demek ki.

İçimde, eski deriden kurtulduktan sonraki dinç ve pırıl pırıl parlayan bir tazelikle yola devam edebilecek olmanın müstakbel huzuru ile bir kaplumbağanın vakti gelince kabuğundaki plakaların tek tek sökülürkenki tedirginliği köşe kapmaca oynuyor. Böyle art arda hep hayvanatın hayatından örnekler verdim ama maalesef bu hâli en iyi onlar anlatıyor. İnsan istese de kendini göremiyor. Aynalar da buna yetmiyor ne yazık ki! Bak, bak nereye kadar!

Bir de sırtımdan belime doğru sarkan paçavra gibi bir uzantı var. Hissediyorum ağır mı ağır. Büyükçe bir et parçası desem değil. Tarifini de nasıl yapsam da içime sinse bilemedim. Benden doğan ama artık benimle olmasına tahammül edemediğim çürümüş, pörsümüş, fazlalık gibi bir şey. Henüz gören bilen yok ama kimsecikler görmeden de bitse gitse kurtulacakmışım gibi hissediyorum. Ha koptu ha kopacak, ha düştü ha düşecek gibi. Ödüm kopuyor ulu orta yere düşecek de rezil olacağım diye. İzaha ne lüzum var hâlbuki ama işte...

Belki bu kadar dert etmesem çoktan bırakıp beni gitmişti. Yepyeni terütaze bir tenle devam ederdim yola ama belli ki az daha var ve hâlâ onun yükünü taşıyorum ardımda. Dönüp sürekli arkama bakasım var içinden çıkıp kurtulmaya çalıştığım pörsümüş kabuğum düşmüş mü diye? Kabuğundan yorulan insanının fazlalığını bir an evvel bırakma arzusu var içimde.
Kitaplar yazıyor esasında, insan, tam bir döngü hâlinde yaşarmış bu süreci. Çoğunlukla hissetmeden "büyüme" deyip çıkarmış insan işin içinden. Az şey mi hâlbuki? Bildiğin koca bir bedeni terk edip yeni bir bedenle devam ediyorsun yola. İlk doğduğumuz zamanki gibi pürüzsüz bir cilt olmasa da artık o yara bere, leke ya da o yanık izlerinden eser yok.
Baktım. Elimin uzanabildiği yerleri kendim soydum, geri kalanlar da büzüşüp sırtıma toplandı işte. Kambur gibiydi bu ayın başında. Toplana toplana, yavaş yavaş aşağı indi. Örtmeye çalıştım biraz. Baktım sadece ben fark ediyorum, kalabalıkların görmeye vakti yok. O kadar üzülmenin bir anlamı yok.

Öğrendim ki bu aslında hep olurmuş. Herkes manen yaşarmış bu hissi ama dünyanın hay huyu girince işin içine adı da şekli de dert etmesi de farklı olurmuş. Hele ki içinde bulunduğumuz bu vakit, bu iklim zaten ardımızda ifrazat gibi hâllerimizden, eğrilerimizden, hamlığımızdan soyunduğumuz zamanmış.

Bu kadar korkup üzülüp telaş etmem yersizmiş. Kamburumu sevip sevineceğim yerde, hep öyle kalacağım diye dertlenmek hamlıkmış. Hamdım, piştim, yandım demesi sadece dile kolaymış. Bize ancak "Hamdım, yazdım." demek kalmış.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gamze Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Adapazarı Akşam Haberleri Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Adapazarı Akşam Haberleri Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Adapazarı Akşam Haberleri Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Adapazarı Akşam Haberleri Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.