İçimde yağmurlu bir İstanbul sabahına uyanmanın mutluluğu var. Dün gece çok hareketliydi gökyüzü. Arada bir çakan şimşeklerle aydınlanıyor, adeta kocaman bir lunaparka benziyordu. Bulutlar, bolca gürültü çıkaran birer çarpışan arabaydı sanki. Arada bir korku tünelini görmedik desem yalan olur ama olsun; sonunda düşmeye başlayan yağmur damlacıkları, bize kendisini ne kadar özlediğimizi hatırlattı.
Şimdi aralıklarla yağan yağmur, huzurun, bereketin görünür hali olsa gerek. Yağmur yağdıkça inanıyoruz ki başaklar dolacak, meyveler dalında şekillenecek, zengin sofralar kurulacak. Biliyoruz ki dereler, salkım söğütler coşacak, balıklar oynaşacak...
Ayyy balık dedim de aklıma Hemingway'in İhtiyar Balıkçısı geldi. Dün onu tekrar okudum. Roman tadında bir hikaye. Mücadele, azim, gurur, hayata sarılmak, sabır, şükür, kabulleniş, direniş daha nice duygu öyle güzel işlenmiş ki. Bütün bu duygular, balıkçılıkla hayatını kazanmış, zayıf, yorgun, yalnız bir ihtiyarın yaşamında anlam buluyor. İnsan okurken kendisini onun derme çatma kulübesinde buluyor. Onu tahta bir divanın üzerinde, pantolonunu kıvırıp yastık yapmış; kıvrılıp bükülmüş bedeni, çıplak ayakları, yanmış ensesi, dışarıya çıkmaya çalışan kol ve bacak kemikleriyle görüyor. Ve yalnızlığını hatırlamamak için çamaşırlarının altına sakladığı eşinin fotoğrafına bakıyor, balıkçıya görünmeden.
Tam seksen dört gün balık avına çıktığı denizden eli boş dönüyor adam. Umudunu yitirmeden tekrar ava çıktığı seksen beşinci günde eşlik ediyoruz ona. Denizden korkarım ben, kayıktan teknelerden korkarım. Balık avlamayı hobi olarak görmem. Balık ayıklamak istemem, pişme sürecinde bile görmek istemem. Keşke hiç yemesem derim, onlara kıyamadığımdan; ama ihtiyar balıkçı ile beraber denize açıldığımda dualar ettim oltasına balık düşsün diye. O düzeneğini kurarken sabırla bekledim. Oltası bir balığın müjdesiyle kıpırdandığında kalbim sevinçten hopladı. Nihayet bir balık yutmuştu zokayı. Balıkçı gibi ben de hem balığı seviyor hem de zokayı daha da yutsun, oltadan kurtulmasın, balıkçı eve eli boş dönmesin diye dua ediyordum. Bir günlük uzaklıktaydı kıyıdan. Kızdım balıkçıya, ne işi vardı bu kadar uzakta; ama olmuştu bir kere. Denizi ve gökyüzünü kitap okuyordu, bir kolayını bulur, balığı çıkardığı gibi dönerdi evine elbet ama o da ne, çok kocamandı balık. Artık balıkçı kayığını idare eden ihtiyar denizci değil balıktı... neyse merak edin de siz de okuyun kitabı.
Nerede kalmıştık sahi: Hımm yağmurda, özlemekte, İstanbul'da. Şu korona günlerinde özlemekten başka ne yapıyoruz ki zaten, bir de düşünmek var tabi ki, aa sahi bir de anılara yolculuk, eski fotoğraflara bakmak...
Eskilerin bir sözü vardı, "Allah ölümün de hayırlısını versin". Pek de anlamazdık bu sözün anlamını. Hayırlı ölüm mü olurmuş, derdik. "Ölüm demek bitip gitmek, acı, üzüntü, özlem demek" derdik. Şimdilerde anladık ki "yalnız ölmekmiş" zor olan. Sevdiğini toprağa koyup gelince acıyı yalnız yaşamakmış zor olan, paylaşamamakmış. Acısı olanı sarılıp avutamamakmış.
Bir de mahşer günü anne ile evlat, can ile canan birbirine yardım etmeyecek, kimse kimseye bir gıdım sevap vermeyecek, herkes birbirinden kaçacak derlerdi. Nasıl yani derdim. Annem, evlatlarım, kardeşlerim, kocam, sevdiklerim ateşe gidecek de ben sevabımdan vermeyecek miyim onlara? Aklım almıyordu doğrusu. Şimdi kaldırımda insanlarla karşılaşmamak için yol değiştirince, kızlarıma, annemlere gidemedikçe hep bunlar geliyor aklıma. Sevdiklerimizi hasta etmemek kadar onlardan hastalık kapmamak gibi bir derdimiz olduğunu da saklayamayız herhalde.
Bugünlerde normal hayata dönme çabaları var. Üniversite sınavları temmuza alınmıştı ama tekrar hazirana çekme durumundan bahsediliyor. Malum oteller büyük zararda. Turizm sektörü büyük darbe aldı. Temmuz ayındaki sınav, tatil planları yapmakta büyük engel. Sektör normalleşme çağrıları yapmak zorunda.
AVM lerde öyle. Bireysel uzaklık ne kadar sağlanabilir hiç bilmiyorum. İndirime giren bir ürün, verilen bir hediye, çoğu zaman insanlara insan olduğunu bile unutturan sahneler yaşatıyor. Herkesin topluca korunmadığı yerlerde özenli insanlar kendisini ne kadar koruyabilir onu da bilemiyorum.
"Siyasiler ortalıkta görünmeden, normal hayata dönmeden siz de dönmeyin, kendinizi koruyun" diyenlere hak veriyorum. Ben sağlık bakanı ve cumhurbaşkanının halkın içine karıştığını görmeden AVMye gitmem, kuaför sandalyesine oturmam, dışarıda pişen şeyi yemem.
Yağmur da bir yere kadar mutlu ediyor insanı. Ağaçların, kuşların yıkandığını görmeden, çiçeklerin kahkahasına, serçelerin cıvıltısına eşlik etmeden bu kadarcık oluyor mutluluk. Yine de umut var güzel günlere dair. O değil mi hayatı yaşanır kılan. Yine hep beraber nedenini ve nasılı bilmeden bir şeylerin değişeceğini, çok güzel şeylerin olacağını umuyoruz. Ne güzel şey yaşamak.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner6