SON DAKİKA

Adapazarı Akşam Haberleri Gazetesi
reklam
Necati Mert

TİYATRO KOLEKTİF BİR SANAT

TİYATRO KOLEKTİF BİR SANAT
Bu haber 07 Şubat 2019 - 11:44 'de eklendi ve kez görüntülendi.

İçimde o yıllardan kalan bir ukde yok.  Ama iyi ki aralarında olmamışım, uzak durmuşum dediklerim var. Sosyo-psikolojik öyküyü sıcak bulurum. Bu öyküde kahraman da dönüşür, başlangıçtaki yeri finalde iyileşir. Diyelim, yabancılıktan çıkar. Farkına geç vardım bu öykünün. Vaktinde farkına varsaydım dener miydim? Belki. Ama farkına vardıktan sonra da denemeye kalkışmadım. O benim benliğimde değil, zihnimde olan bir şey demek ki. Sevdiğimiz, lezzetine vardığımız, dilimizden düşürmediğimiz ama pişirmediğimiz bir sultani gibi. Toplumculuk, mesaj öndedir bende. Dil, elbette. Sellemehüsselam değil de sakin sakin anlatmak isterim. Toplumcu gerçekçiliğimi hassasiyete eş etmek. Okurdan gayret bekleyen boşluklar bırakırım. Köşeler fludur, okur koyultup netleştirecektir. Bunları yapıyor muyum, yaptığımı mı sanıyorum? İnansam eksiksiz yaptığıma şiiri denerim. Ne mümkün! Kelimeler arasında şiir boşluğu bırakmak herkese vergi değil. Ödüm kopar şiirden. Öykü şiirin en yakınıdır. Öyküyü halledeyim, daha ne!

Cevap olur mu, bilmem. Neclâ’yla Taksim’deyiz. Gezdik, yorulduk, Sütiş’e girdik. Hemen solda, vitrinde tatlılar var, biri çok frapan, dikkatimi çekiyor ama nedir bilmiyorum, bildiğim bir tatlıya da benzetemiyorum. Yukarı çıktık, garson geldi; vitrinde, küçük kâselerde nar taneli bir tatlı var, nedir o, dedim. Aşure, dedi. Allah Allah! Biz de Adapazarı’nda aşure yaparız, bizimki incir renginde olur; bu beyaz, renklerle de süs içinde. İstanbul işi böyle demek.  İstedim. Soğuktu. Bizimki ılık ılıktır. Bu nasıl aşure! Yenir gibi değil diyeceğim, diyemiyorum. Neclâ soruyor: Beğenmedin galiba? Beğenmedim değil; bizim aşureye benzemiyor ama bu da güzel. Başka. Şu çıkıyor ortaya: Adın önemi yok. Adı aşure veya değil. Yapılan, güzel olmalı. Tatlıysa tatlı olmalı. Bu, önemli. Bunu öyküye taşıyalım: Ben bir öykü yazarım, diyelim tarifine uygun. Bir başkası kalkar, bu tarifi zorlar, o da onun öyküsüdür. Adın önemi yok. Adı öykü veya değil. Yapılan güzel mi? Edebiyat mı? Bu önemli. Tarif, bağlayıcıdır. Yaratıcılığı engeller. Denemekten alır insanı. Gençler şiirden, öyküden, romandan önce edebiyatla tanışmalılar bence. Yahut şöyle: Ustaların şiir, öykü ve romanlarında edebiyatı görmeliler. Nerdedir o? Nasıldır?

Yine kendimle sürdüreyim. 1972’ye kadar öyküyle hiç ilgilenmedim, Türkoloji öğrenciliğim sırasında iki tane yazdım, hepsi ikisi. Orta ikide tiyatroyla tanıştım, gözüm başka bir şey görmez oldu. Seyrettim. Oynadım. Yönettim. Mezuniyet tezim, Haldun Taner’in oyunları üstünedir. Meydan Sahnesi’nde “Macbeth 73” adında bir parodide iki cümlelik bir oyunculuğum da oldu. Yılmaz Gruda, Ayşen Gruda, Muhittin (Kerem) Yılmazer, Zihni Göktay, Kenan Işık’lı bir kadro. 12 Mart’ta içeri alındım. Dört ay olmadan salındım. Dernek, sendika, parti gibi işlerin bana göre olmadığını fark ettim içerde. Çıktığımda da dışlandığımı gördüm. Küstüm. Tiyatro kolektif bir sanat. Bense bir başıma olmak istiyorum. Tiyatrodan koptum. Ama söyleyeceklerim var, derdim var. Bir şeyler yapmalıyım. Haldun Taner, “Geleceğin türü tiyatrodur. İnsanlar öğle paydoslarında sandviç yiyecek, bir yandan da kabare izleyecekler. Kadıköy’den vapura binenler de Köprü’ye gelene kadar başlayıp bitirecekleri bir şey okumak isteyecekler, o da hikâyedir” demişti bir gün, aklıma geldi, dahası bir kalem, bir kâğıt yetiyordu öykü için, kararımı verdim. Verdim de nerede yazacağım? Sonra dört yıllık öğretmenim, gönderirim, yayımlanmaz, karizmam çizilir diye korkum da var. Yansıma’yla karşılaşıyorum o sırada. Öykü Özel Sayısı olacakmış Haziran sayısı. “Yenilerin öykülerine yer verilecek” notu da düşülmüştü. Bir notta da öyküleriyle birlikte 250 kuruşluk posta pulu gönderenlere, öyküleri yayımlanmadığında gerekçesinin bildirileceği yazılıydı. Öykümü pulla birlikte gönderdim. Özel sayıda yoktu. Editör sayfasını açtım, geç gelen öyküler olmuş, onlara sonraki sayılarda yer verilecekmiş, bunu öğrendim, yenilerin kimler olduğunu gördüm, hepsini bir bir okudum, “Bunlar yayımlandıysa benimki de yayımlanır” dedim. Ertesi ay çıktı. Diyeceğim, şiirin, öykünün, romanın hayatınızda bir yeri varsa ve edebiyat size kılavuz oluyor, sizi rahatlatıyor ise, hele ki diyeceğiniz vazgeçilmezse, siz de sabırlıysanız zaten klavyede yazmaktasınızdır. Hayat bizim elimizde değil. Üstelik ara vermeden ve koşmaca geliyor her şey. Etkileniyoruz. Edebiyatın farkına nasıl varılır? Böyle. Hayat fark ettirir yani. Sonrası sebat, ısrar, inat ve çalışmak. Boyuna çalışmak. Ha, bir de edebiyatı sahiden sahiplenmek var ve ciddiye almak.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA