Anıları olan yalnız da yaşasa sanırım hiçbir zaman gerçek anlamda yalnız kalamıyor. Bu doluluk bazen başka boşluklara izin vermiyor; kendimizle bir türlü baş başa kalmayı başaramıyoruz. Belli kalıpların içinde şekillendirdiğimiz hayat elimizden uçup giderken daha önce fark edemediğimiz, eksikliğini hissetmediğimiz küçük mutluluklarla kalbimizin, aklımızın bir köşesinden el edip
gidiyorum bak, sonra ah etme dediğinde yaşadıklarımızı bir kenara koyup yapmadıklarımızın peşine düşüyoruz.
Bugün işte tam da o moddayım. Özgürlüğümden zorunlu olarak fedakarlık ettiğim şu günlerde aklım fikrim doğanın kucağında. Dün bir saat yürüdüm caddelerde. Deniz kenarında ayağını suya sokan insan, aldığı mutlulukla nasıl arzu duyarsa üstündekileri çıkarıp suya dalmak için ben de öyle bir arzuyla doluydum. Caddeler dar geldi. Dağlar, deniz, kır, bayır olsun önümde, basıp gideyim istedim. Tomurcuğa durmuş leylaklar, mor salkımlar, erguvanlar içimi heyecanla doldurdu. Boğazı göresim geldi. Rumeli, Sarıyer sırtlarında boy gösterecek erguvan şenliğini de mi kaçıracaktım, mimoza resitallerini kaçırdığım gibi.
Tam evime döneceğim sırada bir koku seslendi bana, döndüm yerini çok iyi bildiğim ıhlamur ağacına baktım, küçük bir şaka yapmış olmalı; çiçeksizdi dalları.
Bu sabah da o kokuyla uyandım. Anıların şakası işte bu. Özledin kızım dedim kendi kendime, ıhlamurları, iğdeleri özledin. Oysa sevdiğim bu ağaçlarla ne paylaşabildim ki. Bir kez bile çıkmadım ıhlamur ağacına. Çiçeklerin içine kurulup oturmadım. Saklanıp herkesten bir tek günümü bile ona adamadım. Sarhoş olup o kokuyla, anlatmaktan korktuklarımı bir bir sayıp dökeyim onun kucağına demedim. Neşeli kahkahalar atabilirdik oysa saçma endişelerime.
Ya iğde ağaçları. Çocukluğumda çıkmıştım üzerine ilk ve son defa, o da çiçek değil meyve mevsimiydi. Şikayet etmiştim dikenlerinden. Neden bu dikenler diye sormak gelmemişti aklıma. Dallarını kırmasınlar diyemiydi acaba? Öyle de olsa engelleyemiyordu anne annemi. Çiçeklerinin açtığı dönemde ne zaman bağa gitse eve bir demet ıhlamur dalı getiriyordu. Sofada dolabın üzerine bırakıverdiği çiçekler bir yudum su bile isteyemiyordu bizden, belki de yalvarıyordu su su diye ama biz anlamıyorduk dilinden. Kuruyup tükenene kadar her nefeste kokular saçıyordu yine de bizim için; ne kötüydük biz, ahh ne düşüncesiz. Şimdilerde bir iğde ağacının gövdesine yaslanıp oturmak istiyorum. Ona şarkılar söylemek, masallar anlatmak istiyorum. Okşayıp gövdesini af dilemek istiyorum çiçeklerini susuz bıraktığım için. Kitap okumak istiyorum ona sayfalar dolusu. Ağaç dallarını kırmayan insan öykülerini anlatmak istiyorum.
Denizle de hep eksik yaşadıklarımız. Kıyı kasabasında büyümedim. Bir balıkçı kızı veya eşi de değilim. Denizci bir sevgilim de olmadı hiç. Geç tanıştık onunla, hep mesafeler oldu aramızda. Selamlaşmamız bile hep resmiyet barındırdı. Parmaklarımın ucuyla toklaşıyoruz hep. Bir türlü sarılamadık birbirimize iki dost gibi. Çünkü ben ardıma bırakamadığım korkuları, yüklenip sırtıma, onun yanına da getirmiştim. Kim bilir ne kadar güldü, ne kadar alay etti benimle. Söz; bir kavuşalım hayırlasıyla, kollarına bırakacağım kendimi, sonsuz bir teslimiyetle. Koca bir günü ona adayacağım. Kumunu çakılını okşayıp avutacağım. Geldikleri diyarlardan getirdikleri hikayeleri dinleyeceğim tek tek. Ay ışığını bekleyeceğim onunla birlikte. Ve söz veriyorum aramızdaki tüm engelleri kaldırıp çıplak sevişeceğim onunla koca bir gece. Sahilde yakılan bir ateşin başında oturmak istedim, dolunay şefkatiyle. Hiçbir şey düşünmeden ateşe bakmak, elimde bir kuru değnek ateşi beslemek, külü eşelemek istedim. İpsiz sapsız düşüncelere deh demek...
Birilerinin bilmem ne diye vaz geçtiği pek çok zevki yaşamadan reddetmenin pişmanlığı belki de bu. Belki de bizden farklı yaşayanları dinlememek, onları anlamaya çalışmamakla hak ettik bu sonucu. Keşke dememek lazımmış, ne demeliyim; "öyle gerekti öyle yaptım". Hayır öyle gerekmiyordu. Özgür ruhumu bir bedene hapsetmenin zaferini mi duymalıyım şimdi?
Aklımdan geçen küçük günahlar! Sizi suç belleyip tanrıdan af dilemem akıllı işi miydi? Yaşantıma kattığınız rengi şimdi şükürle anıyorum, farkında mısınız?
Hesabı sorulacak günü gelince. Koklamadığımız çiçekleri soracak tanrı; sebebini söyle diyecek. Görmediğimiz diyarları, yakmadığımız kamp ateşlerini tek tek soracak. Öksüz bıraktığımız kalpleri bir bir koyacak önümüze, ver diyecek hesabı. Bir kuş şikayet edecek, şarkısına eşlik etmedik diye. Bir karınca parmağıyla bizi gösterecek, yuvamı bir kere bile ziyaret etmedi diye. Bir çocuk başımı okşamadı diyecek; köpek de benimle koşmadı".

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner6