Gezmek iyi güzel de hadi bakalım şimdi yeni ortama uyum sağlamak öyle kolay olacak mı. Yumuşacık yatağım, sıcacık yorganım, açık pencereden gelen yağmur sesi, kapat gözlerini "aman ha sakın açma" diyor.
Gökyüzü bugün belli ki çok öfkeli. Yolladığı yağmur toprağa ulaşamıyor. Beton duvarlara, asfalt yollara düşen yağmur damlaları, düştüğü yeri delmek, hedefine varmak istiyor. Ağaç kökleri, taze fideler, tohum arıyor toprak altında; belki de bir dere yatağına düşmek, bir nehre belki de çağlayanlara, denizlere karışmak istiyor.
Kalkıp pencereden bakmaya korkuyorum. Karşımdaki koca apartmanla yüzleşmeye henüz hazır değilim. Bırakayım hayaller biraz daha sürsün. Zannedeyim ki pencereden baksam lacivert deniz köpük köpük Billurkent plajına yayılmakta. Zannedeyim ki yan taraftaki tarlada yağmurla coşan gelincikler dans etmekte. Zannedeyim ki güneş biraz sonra palmiyelerin, zeytin ağaçlarının, karabiber ağaçlarının arasından gülümseyerek gösterecek kendini. Zannedeyim ki süt mavi gökyüzü yine pamuk tarlasına benzeyen beyaz bulutlarla dolacak. Zannedeyim ki ayağımı atsam mayısı bekleyen begonvil, haziranı bekleyen zakkum ağaçları göreceğim, onların çiçekli hallerini hayal edeceğim.
Yürüsem plajda, ipek gibi kumların üzerinde, sanki deniz taşları bana yine hikayeler anlatacak. Nasıl şekilden şekile girdiklerini, nasıl da törpülendiklerini anlatacaklar. Her dalganın bir bilge olduğunu, her vuruşla kötü bir huyu bıraktıklarını, her okşayışta sevmeyi, paylaşmayı, durulmayı, sabrı, beklemeyi öğrendiklerini anlatacaklar. Sanki eşini kaybetmiş aşık her biri. Yine ayaklarımı yavaşça basacağım yürüyüş boyu, taşlar ezilmesin, üzülmesin diye. Biraz denizin anlattığı efsanelere kulak vereceğim biraz taşların aşk dolu, ibret dolu öykülerine.
Perili Köşke doğru yürüyeceğim deniz lavantaları toplayarak. Kelebeklerden, arılardan özür dileyerek toplayacağım onları. Bakın diyeceğim "burada kalsalar rüzgarla, yarın öbür gün gelecek yaz güneşiyle kavrulacak, yok olacak her biri; oysa benim evimde bir kaç yıl daha yaşayacak, bana bu güzel anıları hatırlatarak".
Yürüyüş yolumda bana eşlik eden kum zambaklarının çiçeklerini hayal etmeye çalışacağım yine ama biliyorum ki nafile. Bir türlü şekillendiremiyorum onları. Bir ekim ayında gelip görmeliyim onların çiçek açmış hallerini.
Gözlerimi kapatınca yine Orhan babanın yerinde zannedebilirim kendimi. Eskidatça'nın o mistik havasında. Tarih kokan sokaklarında. Kimleri gördüm, nelere tanık oldum diyen yosunlu, çiçekli, yıkık dökük taş duvarlarında. Hemen yanıbaşımdaki masada muhabbet etsin Orhan baba ve arkadaşları. Onları izlemek neden bilmem mutlu ediyor beni. Eskidatça'nın gelmiş geçmiş tüm medeniyetleri sanki sinmiş üzerlerine. Keşke hiç biri ölmese bu insanların. Datçayla beraber yaşasalar hep, gelecek nesil buranın sakinlerini tanıyabilsinler diye. Halbuki kimler kimler yaşayıp göçmüş buradan. Milattan önce on birinci yüzyıla kadar yaşam izleri taşıyan bu belde yine var olacak ama kim bilir kimler kimler daha göçüp gidecek. Can Baba'nın göçüp gittiği gibi. Belki de ben bu daracık sokaklarda gezerken şiirin içine giriyor, onu soluyor, onu yaşıyorum. Bu yüzden çok seviyor, bulduğum her fırsatta buraya koşuyorum.
Benim için gezdiğim gördüğüm her yer, orada yaşayan insanlarla kıymet buluyor. Palamutbükü Alim hocam demek. Çeşme köyü, Bedia hanımcığım. Hızırşah köyü ipek dokuma tezgahının başında hem dokuyup hem bizimle sohbet eden güzel hanımdı mesela. Bin üç yüzlü yıllardan kalma Hızırşah cami, sohbet ettiğimiz midafirperver bir beydi...Elimize tutuşturulan bir pembe gül, bir salkım akasya çiçeği, üç beş çağla, birkaç damla kolonya, bir minik çikolata. Ne çok ikram yapılmış, ne güzel ağırlanmışız, düşünüyorum da. Hızırşah Kilisesi de arkeolog bir gencimiz. İçeride peş peşe dizilmiş sandalyeler, sahne, duvar kenarlarında gördüğüm etkinlik afişleri, yeni çıkacak kitabım için imza günü hayali bile kurdurdu bana. Kim gelecekse artık, beni orada kim tanıyorsa
????.
Datça limanını, sahilini kaç defa gezdim bilemiyorum. Kadriyeyle saatler boyu oturduğumuz, dolaştığımız Datça sahili. Beraber eğlendiğimiz Limani restoran. Dinlediğimiz şarkılar, neşeyle oyun oynamamız, ilk halay deneyimim
????. Adını bilmesem de zarif şarkıcı bey, hepiniz anılarımda yerinizi aldınız.
Benim Palmiye Adası dediğim bir adacık var limanda. Eski hükümet binası var içinde, kurtarılmayı bekliyor. Bina ayyaş, berduş takımının uğrak yeri olmuş. Çok kıymetli bir yerde, bunca göz önünde, nice değerlendirilme olasılıkları karşısında nasıl böyle atıl bir durumda bırakılabiliyor aklım almıyor doğrusu. Sanırım benden olmayana destek yok politikası yüzünden.
Şimdi gözlerimi açsam kendimi mimozaların altında bekleyen aracımızın içinde bulacağım belki de. Eşim soracak "hadi söyleyin nereye gidelim" diye.
Knidos'a mı desek acaba? Aslı'nın aklı karışacak, gitmek istediği her yeri birden sayacak belki de. Hayıtbükü, Ovabükü, Akvaryum koyu, Kargı koyu, Cennetbükü, Palamutbükü, Hızırşah? Mert hemen atılıp "Eskidatça" diyecek, "köpeğim orada beni bekliyor".
Güzel bir tatildi, yoksa geziydi mi desem. Aslında tatilden ne anladığımıza bağlı. Kimi için hiç bir şey düşünmeden sadece deniz ve kum yetiyor. Kimi keşif gezilerine çıkmayı tatil ve dinlence olarak benimsiyor. Asıl olan o anki ruh halimize, arzumuza, keyfimize göre takılmak. "Ben" varlığını mutlu etmek. Ruhumuz ve bedenimizi okşayıp bütünleşmeye çalışmak. Akıl ve kalbi, hiç değilse tatil günlerinde kavuşturmak.
Yol üstü deyip uğradığımız Akyaka/ Azmak da büyüledi bizi. Fokurdayarak doğan, doğal kaynak Azmak , görsel bir şölen sunuyor. Sazlıkları, göle dönen görüntüsü, buz gibi soğuk ve berrak suyu, ördekleri çok güzeldi. Akyaka Azmak restoranın nazik çalışanları, o buz gibi soğuk suyun üzerinde Mertle bindiğimiz salıncak anılarımızda yerini aldı.
Milattan önce dördüncü yüzyıla, Helenistik çağa kadar uzanan dönemden, Likya'lılardan kalan kaya mezarlar da görmeye değerdi doğrusu.
Artık gözlerimi açsam. Nasılsa tekrar düşünerek, yazarak, hatta adeta yeniden yaşayarak anıları sağlama aldım.
İnsanoğlunun en büyük becerisi içinde bulunduğu ortama, mekana hemem uyum sağlayıvermesi. Ağlayanı görünce sebep sormadan ağlamamız, oynayanlarla tempo tutup, oynamaya kalkmamız gibi.
Biliyorum ki ilk fırsatta yine İstanbul'un güzelliklerini yaşamaya, anlatmaya başlayacağım.
Memleketim çok güzel, hayat çok güzel, yaşamak çok güzel. Her nefes, her can çok kıymetli, çok özel.
Bilelim ki kendimize verdiğimiz değer kadar kıymetimiz. Güzellikse gözümüzün gördüğü her yerde bizi bekliyor, yeter ki farkedelim.

( Eskidatça'da mor salkımların, portakal ve limon çiçeklerinin insanı mest eden muhteşem kokusuyla dolaşınca limon fidesi almadan gelmek çok zordu. Önümüzdeki yıl yediveren limonumuzun başında çiçek beklemeyi umut ediyorum. Hele bir de bir iki limon takılırsa dalların ucuna... Çek işte o zaman mutluluğun fotoğrafını)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner6