banner10

HAYATIN TATLARI VE HAYATIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Devlet milletlerin en büyük örgütlenme biçimidir. Kurum ve kuruluşlarla toplumların güvenli bir şekilde yaşamasını sağlar. Ticaret yapar ama tüccar değildir. Sanayi ile uğraşır sanayici değildir. Aklınıza gelen her işe soyunur ama o işin erbabı, tek uğraşanı değildir. Öncüsüdür, yol açıcısıdır, düzenleyicisidir. İdeal devlet yoktur, ideal bir hayat sunma amacını taşır. Bütün bu özellikleriyle insana sahip çıkar, onu eğitim,  sağlık, güvenlikle kuşatır, mutlu bir çocukluk ve yaşlılık dönemi yaşanmasını teminat alltına alır.

Yoktan bir devlet oluşturulabilir. Buna en iyi örnek Finlandiya’dır. Ünlü Rus yazarı Grigory Petrov “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabında bu ülkenin bataklık topraklardan bir avuç aydın eliyle kurulduğunu anlatır. Apayrı incelenmesi, anlatılması gereken bir konudur bu. Şimdilik şu kadarını belirteyim; bu kitapta eğitim ve çok çalışmakla gerçekleşen bir hikâyeden söz edilmektedir. 

Cumhuriyetimizin kuruluşunda da bunu görüyoruz. Hızlı gelişme ve kalkınma bu iki şeyle mümkün olmuştur.

Yazar Talip Apaydın’ın 1967 yılında yayımlanan “Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer verdiği konumuza uygun hatırasını sizlere sunacağım.

*

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu. O günler bir soğuktu, bir soğuktu... Kar, fırtına, tipi... Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.

Sular donmuştu hep. Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu. Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu. Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk. Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk. Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.

Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.

Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler. Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık. Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu. Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı. Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu. O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik. Ellerimizi cebimizden çıkardık.

“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.

Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı. Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi. Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..

Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti. “Bugün bayram,” dedi. “Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz. Sonra yapacağımız iki iş var: Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak, bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak. Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek. Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.”

“Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir. Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar. O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır... Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.”

DEVAM EDECEK

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner5

banner6